30 Ağustos 2011 Salı

O BİR CRO-MAGNAN ADAMI (DÜZENİ BOZUK DÜNYA'YA ATFEN, ZAZIE'DEN)

Je suis un homme de cro-magnon
Je suis un singe ou un poisson
Sur la terre, en toute saison
Moi je tourne en rond, je tourne en rond
Je suis un seul puis des millions
Je suis un homme au coeur de lion
A la guerre, en toute saison
Moi je tourne en rond, je tourne en rond
Je suis un homme plein d'ambitions
Belle voiture et belle maison
Dans la chambre, dans le salon
Moi je tourne en rond, je tourne en rond
Je fais l'amour et la révolution
Je fais le tour de la question
J'avance, avance à reculons
Oui je tourne en rond, je tourne en rond
Tu vois, j'suis pas un homme
Je suis le roi de l'illusion
Au fond qu'on me pardonne
Je suis le roi, le roi des cons
J'ai fait le monde à ma façon
Coulé dans l'or et le béton
Corps en cage et coeur en prison
Moi je tourne en rond, je tourne en rond
Assis devant ma télévision
Je suis de l'homme la négation
Pur produit de consommation
Mais mon compte est bon, mon compte est bon
Tu vois, j'suis pas un homme
Je suis le roi de l'illusion
Au fond qu'on me pardonne
Je suis le roi, le roi des cons
C'est moi le maître du feu, le maître du jeu
Le maître du monde, et vois ce que j'en ai fait
Une terre glacée, une terre brûlée
La terre des hommes que les hommes abandonnent!
Je suis un homme au pied du mur
Comme une erreur de la nature
Sur la terre, sans d'autres raisons
Moi je tourne en rond, je tourne en rond
Je suis un homme et je mesure
Toute l'horreur de ma nature
Pour ma peine, ma punition
Moi je tourne en rond, je trourne en rond

29 Ağustos 2011 Pazartesi

TANRI VAR



   Hayatımın en değişken Şeker Bayramı arefesini yaşadım bugün. Sabah uyandığımda tekrar nükseden solunum yolları hastalığımla uyandım önce. Bundan önceki doktorlara söverken buldum kendimi kahvaltıda. Arından tekrar hastahane yollarını arşınladım. Kafam o kadar karışıktı ki doktorun bana yazdığı antibiyotiğin penislin türevli olup olmadığını sormak aklıma bile gelmedi. Oysa doktorun bana yazdığı antibiyotik 1 gr'lık penisilin türeviydi ve benim penisiline karşı ölümcül bir alerjim vardı. En son penislin yediğimde anaflaktik şoka girmiştim (ki bugün de girmişim), erken müdahale ile hayata döndürülmüştüm. (ki bugün de öyle olmuş)

   İlaçlarımı eczaneden aldım, eve geldim, öğle yemeğimi yedim ve ve ilk defa prospektüsü okumadan ilaçlarımı kullandım. O kadar bıkmıştım ki bir aydır ilaç kullanmaya, prospektüsü okumak aklıma bile gelmedi. İlaçları kullandıktan on beş dakika sonra düştü aklıma kullandığım antibiyotiğin penisilin türevi olabileceği. Prospektüsü okurken de krize girdim tabi. Ailecek acile nasıl gideceğimizi şaşırdık çünkü daha önce yaşamıştık, yaşamıştım...

   Acile gelip durumu anlattıktan on dakika sonrasını hatırlamıyorum. Anaflaktik şoka girmişim. Uyandığımda girdiğim şokla şok yaşamış hemşirenin antidotu verebilmek için sol elimden açmaya çalıştığı damar yolunun patlaması yüzünden balon olmuş elim, bana dehşet içinde bakan iki çift göz (annem ve babam) ve kolumdaki serum gözüme ilk ilişenlerdi. İşte o zaman anladım : TANRI VARDI ve ben ölümden korkuyordum.

   Verilen ilaçlardan dolayı bütün gün uyudum. Ancak şimdi uyanabildim ve nedense bunları yazmaya ihtiyaç duydum.

   Bundan bir kaç gün önce yazdığım intihar ile ilgili düşüncelerimin maval olduğunu, aslında yaşamayı, her şeyden önce mutlu yaşamayı ne kadar çok istediğimi anladım. Bununla birlikte kendime yüklenmenin ne kadar yanlış olduğunu ve yaşadığım şeylerin geçirdiğim bir süreç olduğunu kavradım.

   Bana tekrar hayatı bahşettiğin için teşekkürler Tanrım. Zor bir gündü ama her şeyin dibe vurduğu bir gün değildi. Tanrı'nın bize varlığını ispat etme anlayışında algılarımızdan açıkça farklı bir yaklaşımı var ama işe yarıyor. Kabul ediyorum. İyi geceler...

28 Ağustos 2011 Pazar

GÜZ

Şimdi
Koşaradım,
Dikkatsizce arşınladığın yolların sende izlerini taşıyorsun.
Yağmur bazen dinmez,
Sel getirir,
Çamur biriktirir.
Dikkat etmezsen eğer
Üstüne bulaşır.
Hem geçtiğin yollara bak,
Hem de üzerine...
   Ne farkın kaldı ki çamur deryasından?
‘Rengini’ kaybetmemekti yağmur damlası.
Yedi rengi muştulardı bize.
Sen neden çamura bulandın ve güz kestin söyle.
Güz güzeldir iyi hoş da
Hangi açıdan baktığına bağlıdır hani.
Tohumu koruyan güz ise eğer doğru yoldasın,
Eğer ki yaprağı ölüme terkeden güz ise kork
Çünkü toprağa karışmaktasın…

27 Ağustos 2011 Cumartesi

KARMA


   Joss Stone 28 Temmuz 2011'de İstanbul'da sahne alırken, ben kendimi bir aşk(!) masalına inandırmaya çalışırken günlerimi yiyormuşum. Oluyor böyle şeyler. Sonra da geçiyor. Sahi! Bendeki 'kendine yüklenme' halleri de ailemin durumun ahval ve şeraitini kavrayıp, yanıma gelmesiyle geçiyor. (yani geçmeli. şaka şaka. geçiyor. valla bak.) Sanırım ilk kez bayram benim evimde kutlanacak, evimin ilk yılında, ben gitmeden önce...

   Bugün iyiyim, yani birazcık. Kendimi olduğum gibi görüp, boyumdan büyük olaylara karışmamam gerektiğini anladım. (çok şükür diyor iç seslerimden en olgun olanı :D) Buradan iç sesime sesleniyorum : Neyin ne olacağı hiç belli olmaz evlat. :) Şaka şaka! Valla bak! Bende o deli cesaretinden kalmadı. İyi yandı bu sefer sütten ağzım. Yoğurt da bozuyor beni. O zaman süt ürünlerinden uzak durmakta fayda var. Ama belki arada sırada Kinder Süt Dilimi alabilirim. O, süt ürününden sayılmasa olmaz mı? :)

   Kitap okudum, tiksinmedim bugün. Kendimi düşündüm, tiksinmedim ama hala tırsıyorum biraz kendimden. Biraz zaman alacak bu konuda yeni BEN'i sindirmem. Film izledim, tiksinmedim üstüne üstlük bir de. WATER FOR ELEPHANTS filmin adı. Tavsiye ederim. (tabi bu bloğu keşfettiğinizde bu entry'nin üstünden kırk yıl falan geçmemiş olursa, ya da ne bileyim belki burayı da kapatırım. Sağım solum belli olmuyor bu aralar çünkü. :D)

   Şimdilik durumlar halen stabil olmasa da, hala sosyalleşemiyor ya da telefonlara cevap vermiyor olsam da daha fazla üzülemeyeceğimi anlamış bulunmaktayım. Bundan sonrası biraz daha kolay. Daha öncesinden de hatırlıyorum bu tanıdık durumları çünkü.

   Joss Stone bu gece size dört dörtlük bir ritmle perküsyonvari ses gösterilerinde bulunacak. En üstteki videoyu tıklatın ve hayatınızın üç dakika yirmi dört saniyesini bu kadına bırakın derim ben. Ya da bırakmayın, hani işiniz falan vardır. Kafanıza göre takılın siz. Sorun yok. ;-)

26 Ağustos 2011 Cuma

PHOENIX


   Bu aralar kendimden fazlaca nefret ediyorum. O da değil; sadece ve sadece kendimle kalıp, kendim hakkında düşünüyorum. Sanki çevremde hiç kimse yokmuş, hiç kimse bana değer vermiyormuş, hiç kimse bu hallerime üzülmüyormuş gibi... Ailem... Ailem çok üzülüyor mesela... Atlayıp geldiler bu akşam yanıma. Sesim çok kötü geliyormuş telefonda. Oysa ben onlarla tek bir kelam bile etmedim. Hemen odama çekildim akşam yemeğinin ardından. Yoksa iftar mı demeliydim? Ama konuşamıyorum. Dinlemek de istemiyorum. Sadece düşünmek istiyorum, aklımı yitirene dek düşünmek...

   Üzerime yapışmış iğrenç bir bencillik tortusuyla kaplıyım şimdi. Tortunun üzerinde de kendine acıma şerbetleri... Bu şerbetlerin tadı güzelmiş gibi geliyor. Onları tattıkça daha da hissizleşiyor, daha da uyuşuklaşıyorum.

   Geçmişimin hiç bir anlamı yok. Beni ben yapan onca şeye karşı saygımı yitirmiş, esrik ve yapay bir alaycılıkla reddediyorum onları. Kaçmak... En büyük yanılgım. Şimdilerde o yanılgım kocaman bir alışkanlık halini aldı... Atsan atılmaz, satsan satılmaz... Yann Tiersen ezgileri kulağıma dolarken hissettiğim tek şey, içimde hapsolduğum kendine acıma zehrinden aldığım kekremsi zevk... Kendime sebepli-sebepsiz acı çektirmeyi seviyorum bu aralar... En büyük favorim hatta...

   Aşk acısı, yıkılan ve fazlaca abartılmış hayallerim, gerçek dünyayı algılayamamam ve onun içinde yaşamayı bir türlü beceremememe sebep olan algılarım... Algılarım zorluyorlar yaşama sevincimi. Ciğerlerime dolan havadan bile rahatsızım tam şu an. Annem sarılacak oldu. İki elimle nazikçe ittim onu ama canı acıdı, biliyorum. Dokunursa zehrim ona da bulaşacak ama. Zehrim vücudumda kayıtlı olan genetik şifrem. Genetik şifrem bir şekilde başkalarına da bulaşmayı çözmüş, güzel bir mutasyon geçirmiş. Ondan herkesi korumalıyım. Kendimle kalmalıyım...

   Mani-depresyon, mani-depresyon... Erkil histeri krizleri... İçinde bulunduğum hayattan zevk almayı becerememe halleri. Oysa mutlu olacak ne kadar çok şey var değil mi? (burada gülüyorum) Klişe sözler de güdülemiyor beni. İç motivasyonum sıfırın altında; hem de fahrenayt olarak...

   Roman okuyorum, tiksiniyorum. Müzik dinliyorum, tiksiniyorum. Yüksek lisansı düşünüyorum, tiksiniyorum. Hayal kuracak oluyorum, böğüre böğüre kusasım geliyor. En ateşli sevişmelerimi düşünüyorum, diyaframımda yekpare bir kaya parçası. Hissettiğim en saf duygumu hatırlamaya çalışıyorum, yediğim haltlar geliyor aklıma. Sahi, neden yemiştim ben o haltları? Nefretimden. Nefretime bu kadar mı yenikmişim? Evet. Yenikmişim.

   Bir şeylere tutunmalıyım ama bu sefer sadece ŞEYlere, birisine ya da birisinin hayaline değil. Eğer tutunduğunuz bir insan ise sonu her zaman hüsran oluyor. Kocaman bir hayal kırıklığı... Akordu kaçmış bir piyanonun ortam akustiğini bozması gibi dengeniz kayıveriyor. Oysa akordu iyi bir piyano keman ile de birleşirse sizi en dingin hülyaların kucağına bırakıverir. Ne büyük tezat öyle değil mi? Duygularımı bile akordlar, nüanslar, dengeler, tamponlar belirliyor. Ah! Dengenin dayanılmaz hafifliği... Neredesin? 

   Tüm değer yargılarım alaşağı oldu. Kendi yıkıntılarımın arasında dolaşıyorum. Bir anka kuşu masalına inanasım geliyor. Yani öyle yapmalıyım. Peki ya küllerim? Neredeler? Tanrım! Ganj Nehri onları hızla sürüklüyor alüvyonlarının arasına. Hızlı davranmalıyım. Yoksa küllerimden doğamayacağım. Sahi, kaç kez doğar insan küllerinden? Paradoksa gel Phoenix!

   Biliyorum. Ben umutusuz bir vak'ayım ve böyle düşünmek beni düşünsel orgazmlara itiyor. Size bir sır vereyim mi : Ben aşkın a'sından anlamıyorum arkadaş. Bir sır daha vereyim mi : Hayatı tam anında yaşayamam ben. Aklımın zincirleri geçmişe dair pişmanlıklarımda ve geleceğe dair kaygılarımda. Bu durumda sağlıklı insan ilişkileri kurmam da imkansız. O zaman hadi bir zahmet patlayıver altıpatlar!

   

   

   

25 Ağustos 2011 Perşembe

BİR KUĞUNUN ÖLÜM MANİFESTOSU


   Bana bu kez hiçbir şey söylemeyin ne olur. Biliyorum... Biliyorum, kendim ettim kendim buldum. İçimdeki boşluğun sınırsızlığını kavradığım şu oksijeni ciğerime yetmeyen günlerde; yürümenin, konuşmanın, uyumanın, uyanmanın, acı çekmenin, acımı ifade etmemin, acımı ifade edememenin bana ne kadar zor geldiğini de biliyorum. Zaten bana bir şeyler de söyleyemezsiniz artık. Hepinizi birer birer, itinayla uzaklaştırdım kendimden. Bunu istedim mi? Hayır. Birer birer kayıp gittiniz elimden. Ne bir şeyler yapabildim, ne de bir şeyler yapmak için aklı selim düşünebildim. Tükendim. Damla damla harcarken yaşama sevincimi; ne siz görebildiniz azaldığımı, ne ben söyleyebildim ölmek üzere olduğumu. Ve zaman ilerledi, vakti geldi, öldüm.

   Şimdilerde sigara almak için çıkıyorum sadece evimden. Ağzına kadar dolu kül tablaları, sağda solda boş pet şişeler, yazılıp yırtılmış mektuplar, dağınık notlar, sürekli dönüp duran aynı şarkılar odamda ve kanamaktan haz alan yitik yüreğimle birlikteyim dört duvar arasında. Sevip sevilmemekten de çok yoruldum şimdilerde, sevmeden sevişmekten de. Elimde sigaramla apartman merdivenlerinden evime doğru çıkarken hissettiğim tek şey garip bir hüzün. Mimiklerim donuk yalnızlığımda ve bir kaç dost gelip giderken yanıma, eğreti bir gülümseme maskesi takınıyorum yüzüme çünkü biliyorum ki hiç kimsenin benimle uğraşacak zamanı yok; çünkü biliyorum ki hayatı tek başıma göğüslemeliyim... de ağır geliyor.

   İntiharı düşünüyorum günlerdir. Diyorum ki derin bir bıçak yarası bileğimde ya da annemin evde unuttuğu antidepresanlarla karışık bir vodka kokteyli... İnsanın tutunmak için hiçbir şeyi kalmadığında ölümü düşünmesi zevk veriyormuş; onu anladım. Ne gideceğim ülke yeni bir umut bana, ne de tamamlamak zorunda olduğum sorumluluklarım... En son bu hissi yaşadığımda on altı yaşındaydım, ergenlikti işte. Şimdi neye yormalıyım? Bilemiyorum.

   Aslında tek istediğim başını omzuma yaslamış bir beden ve çarpan bir yürekti. Ağır romantiktim, biliyordum ve zordu taşıması bu yükü. Bu yüzden sertti tavrım ya da bu yüzdendi gırgıra sarmam boşluklarımda. Artık kendimi inkarın meyvelerini topluyorum : KOCAMAN BİR BOŞLUK...

   Belki de yoktan yere ölürüm hiç sebep yokken. Böyle olsa kolay olurdu çünkü canıma kıymaya cesaretim yok. Ya da var mı? Artık ertesi gün nasıl bir ruh halinde olacağımı da kestiremiyorum. Anlatmıyorum da, bolca susuyorum çünkü (yine tekrarlamam gerekirse) kimsenin benim için vakti yok.

   En son hiç tanımadığım bir herif için heyecanlanmıştım. Neden tanımadan aşık olmuştum? İşte o kadar umutsuzdum o zamanlar da. Aslında siz bilmiyorsunuz. Uzun zamandır umutsuzum ben. Belki de bunu sezdi insanlar beni tanıdıkça. Bu yüzden çekip gittiler hayatımdan... Haklılar... Artık söyleyecek sözlerim tükendi. Bu konuda kendimi savunamayacağım. İçimdeki aşağılık kompleksinin boyu benden daha uzun artık.

   Yeni dönemler istemiyorum hayatımda. Bir şey, en azından tek bir şey otursun diyorum. İsteklerim, arzularım, hayallerim... Hepsi büyük bir girdapta dönüp duruyorlar. İçlerinden birine uzanacak oluyorum; solgun bir gül oluyor dokununca. (Sağolasın be Behçet Necatigil) İçlerinden sana, hala sana dokunacak oluyorum; biliyorum, çok uzaktasın artık... Sen mi? Sen hiç tahmin edilmeyensin, ilk günden beri inkar ettiğimsin.

   Obsesif komplüsif, borderline, yüreği AIDS'li, ego kumkuması görünümlü aşağılık, ahlak timsali gibi davranan aşifte, hep kendi içinden yemiş bir ucube... Buyum ben; biliyorum... Böyle oldum. Değildim ama. Ne faydası var ki? Başa gelenler değiştiriyor bizleri...

   Şimdi kimi zaman yüreklerine, kimi zaman bedenlerine, kimi zaman gururlarına dokunduğum insanlar dönüp dolaşıyorlar zihnimde. Adı Murat'tı, Yusuf'tu, Mehmet'ti, Demir'di, Engin'di, Güven'di, Ahmet'ti, Onur'du, Cemalettin'di, Yalçın'dı, Ahmet Ömer'di, Ahmet Samet'ti, Ahmet Murat'tı, Erman'dı, Hakan'dı, Kaan'dı, Mert'ti, Mustafa'ydı, Mesut'tu, ismini hatırlamadıklarımdı. (bazıları sadece platonikti ve ya düşünseldi ama sabıkalı mıyım? evet.) Birisiyle ilk kez öpüştüm, diğeriyle ilk kez seviştim, bir diğerine karşı ilk kez sorumluluk hissettim, başkasına o kadar aşık oldum ki; dilimin ayarı kaçtı. Bazılarına karşı hep anlayışlı oldum ama hiçbirine gerçek beni GÖSTEREMEDİM. Şimdi hepsi ben oldum. Hepsini hayatıma almaya çalıştım ve hepsi üzerime yapışan ve üzerimden atamadığım yükler oldular. Onca yükle nasıl seveceğim şimdi? Hiç umudum yok... Hastayım. Artık buna inandırıyorum kendimi... Böylesi daha kolay. Onlara sorumluluk yüklemedikçe vicdan da yapmıyorum hem. Zaten çoğunu pek hatırlamıyorum artık ama bazıları feci halde kanıyor hala içimde... Onur'umu ayaklar altına aldığım, millete rezil olduğum Onur hala acıtıyor beni; Yusuf yüzlü güzelliğime çirkinlik olarak baktığım Yusuf kanatıyor beni, yarası çok taze çünkü. Ergenliğimi panik-atak krizleriyle cehenneme çevirip, muratlarımdan vazgeçtiğim Murat ise kronik baş ağrım rüyalarımda... Yalçın ise tam bir baş belasıydı. Beni istemek ile istememek arasında gidip geldi sürekli. Oysa çok istemiştim ben onu. Neyse yaaa. İyileri yok muydu peki? Ahmet Ömer bana klasik müziği sevdiren adamdı. Harika piyano çalardı. İnce beyaz parmaklarının piyanonun üzerinden akarken görebiliyorum hala hafızamda. Hala görüyorum onu yaşadığım şehirde. İyi hissettiriyor bazen. Erman ile hala arkadaşız. Bazen keşke daha farklı olsaydı her şey diyorum. Kendimi yanındayken güvende hisettiğim tek sevgilimsi dostumsu arkadaşım. Diğerleri de... Öyle işte...

   En çok da beni tanıdıklarına inandığım, yıllardır tanıdığım dostlarım kanatıyorlar beni. Etrafımda çok fazla insan varmış, onlara ihtiyacım yokmuş. Oysa kalbime yeni insanları buyur edemiyorum ben artık... Hem neden bu kadar kırılganım Tanrım?

   Tanrım! Eğer varsan; sana en çok ihtiyaç duyduğum bir zamandayım. En çok kendime, ardından da diğer insanlara olan güvenimi yitirdim. Savunmasız bir bebek gibi hissediyorum kendimi. Sanki üzerime basarak ezecek beni dünya kalabalığı. Evden çıkmaya, telefonları açmaya, insanlarla konuşmaya korkuyorum. Tanrım! Ölmek istiyorum. Dindir acımı... Ama annemle babam ölsün önce. Onlar ölmeden ölemem... Sanırım beni intihardan uzak tutan yegane varlıklar onlar...

   Sevdiğimizden emin olabiliyoruz ama sevildiğimize dair inanca sahip olmak... O zor... Eksiğim bir çok yerde, en çok da kendi içimde... Eksiğim Tanrım! Tamamlayamayacağım... Pes ettim...

KUĞUYMUŞUM BEN, KANADI KIRIK.
İYİLEŞTİR BENİ, KENDİNİ BIRAKIP.

 

22 Ağustos 2011 Pazartesi

ARADA SIRADA BİR DOZ ANALJEZİK PERKÜSYON ALETİ KALBE İYİ GELİR


   'İlk yazım uleyn! Çok helecanlıyım. Hemi de hale hale!' geyiklerinden çok uzakta bir ilk entry ile karşınızdayım ritm ile otizm arasında bağlantı kurmaya çalışırken sürmenaj olan halkım.

   Bugün Onor Bumbum dinledim, ağzıma sıçıldı mesela. 'Uyu uyan, uyu uyan, uyu uyan, nolur dayan' tripleriyle bütünleşik 'Niye yine aynı yollara bile bile giriyoruz?' edalarıyla dört duvar odamda kendi ırzıma geçerim diye düşünürken; bu sefer öyle olmadı. Analjezik bir etki ile 'Löööeeeayn! Ne yolu abi? S.kerler!' oldum. Üzerimden nasıl gitti bu depresyon hali (ya da gitti mi bilmiyorum) ben de bilmiyorum. Sanırım 'S.ktir Et' kitabı iyi geldi. Üzerime üzerime gelen tüm sorumlukları bi kenara atıp, onlara siktiri çekmiş olabilir miyim? Kuvvetle muhtemel.

   Her neyse, bu pis geyiği sevmedim aga. Ne diyoduk? Heh :

   Analjezik Perküsyon Aleti zihninizi zinde tutar, kendinizi iyi hissettirir ama size asla sonsuz mutluluk vermez.

   Dokuz sekizlik ritmle ilk yazıma veda ediyor, benden arada sırada bir doz almanızı şiddetle tavsiye ediyorum.