25 Ağustos 2011 Perşembe

BİR KUĞUNUN ÖLÜM MANİFESTOSU


   Bana bu kez hiçbir şey söylemeyin ne olur. Biliyorum... Biliyorum, kendim ettim kendim buldum. İçimdeki boşluğun sınırsızlığını kavradığım şu oksijeni ciğerime yetmeyen günlerde; yürümenin, konuşmanın, uyumanın, uyanmanın, acı çekmenin, acımı ifade etmemin, acımı ifade edememenin bana ne kadar zor geldiğini de biliyorum. Zaten bana bir şeyler de söyleyemezsiniz artık. Hepinizi birer birer, itinayla uzaklaştırdım kendimden. Bunu istedim mi? Hayır. Birer birer kayıp gittiniz elimden. Ne bir şeyler yapabildim, ne de bir şeyler yapmak için aklı selim düşünebildim. Tükendim. Damla damla harcarken yaşama sevincimi; ne siz görebildiniz azaldığımı, ne ben söyleyebildim ölmek üzere olduğumu. Ve zaman ilerledi, vakti geldi, öldüm.

   Şimdilerde sigara almak için çıkıyorum sadece evimden. Ağzına kadar dolu kül tablaları, sağda solda boş pet şişeler, yazılıp yırtılmış mektuplar, dağınık notlar, sürekli dönüp duran aynı şarkılar odamda ve kanamaktan haz alan yitik yüreğimle birlikteyim dört duvar arasında. Sevip sevilmemekten de çok yoruldum şimdilerde, sevmeden sevişmekten de. Elimde sigaramla apartman merdivenlerinden evime doğru çıkarken hissettiğim tek şey garip bir hüzün. Mimiklerim donuk yalnızlığımda ve bir kaç dost gelip giderken yanıma, eğreti bir gülümseme maskesi takınıyorum yüzüme çünkü biliyorum ki hiç kimsenin benimle uğraşacak zamanı yok; çünkü biliyorum ki hayatı tek başıma göğüslemeliyim... de ağır geliyor.

   İntiharı düşünüyorum günlerdir. Diyorum ki derin bir bıçak yarası bileğimde ya da annemin evde unuttuğu antidepresanlarla karışık bir vodka kokteyli... İnsanın tutunmak için hiçbir şeyi kalmadığında ölümü düşünmesi zevk veriyormuş; onu anladım. Ne gideceğim ülke yeni bir umut bana, ne de tamamlamak zorunda olduğum sorumluluklarım... En son bu hissi yaşadığımda on altı yaşındaydım, ergenlikti işte. Şimdi neye yormalıyım? Bilemiyorum.

   Aslında tek istediğim başını omzuma yaslamış bir beden ve çarpan bir yürekti. Ağır romantiktim, biliyordum ve zordu taşıması bu yükü. Bu yüzden sertti tavrım ya da bu yüzdendi gırgıra sarmam boşluklarımda. Artık kendimi inkarın meyvelerini topluyorum : KOCAMAN BİR BOŞLUK...

   Belki de yoktan yere ölürüm hiç sebep yokken. Böyle olsa kolay olurdu çünkü canıma kıymaya cesaretim yok. Ya da var mı? Artık ertesi gün nasıl bir ruh halinde olacağımı da kestiremiyorum. Anlatmıyorum da, bolca susuyorum çünkü (yine tekrarlamam gerekirse) kimsenin benim için vakti yok.

   En son hiç tanımadığım bir herif için heyecanlanmıştım. Neden tanımadan aşık olmuştum? İşte o kadar umutsuzdum o zamanlar da. Aslında siz bilmiyorsunuz. Uzun zamandır umutsuzum ben. Belki de bunu sezdi insanlar beni tanıdıkça. Bu yüzden çekip gittiler hayatımdan... Haklılar... Artık söyleyecek sözlerim tükendi. Bu konuda kendimi savunamayacağım. İçimdeki aşağılık kompleksinin boyu benden daha uzun artık.

   Yeni dönemler istemiyorum hayatımda. Bir şey, en azından tek bir şey otursun diyorum. İsteklerim, arzularım, hayallerim... Hepsi büyük bir girdapta dönüp duruyorlar. İçlerinden birine uzanacak oluyorum; solgun bir gül oluyor dokununca. (Sağolasın be Behçet Necatigil) İçlerinden sana, hala sana dokunacak oluyorum; biliyorum, çok uzaktasın artık... Sen mi? Sen hiç tahmin edilmeyensin, ilk günden beri inkar ettiğimsin.

   Obsesif komplüsif, borderline, yüreği AIDS'li, ego kumkuması görünümlü aşağılık, ahlak timsali gibi davranan aşifte, hep kendi içinden yemiş bir ucube... Buyum ben; biliyorum... Böyle oldum. Değildim ama. Ne faydası var ki? Başa gelenler değiştiriyor bizleri...

   Şimdi kimi zaman yüreklerine, kimi zaman bedenlerine, kimi zaman gururlarına dokunduğum insanlar dönüp dolaşıyorlar zihnimde. Adı Murat'tı, Yusuf'tu, Mehmet'ti, Demir'di, Engin'di, Güven'di, Ahmet'ti, Onur'du, Cemalettin'di, Yalçın'dı, Ahmet Ömer'di, Ahmet Samet'ti, Ahmet Murat'tı, Erman'dı, Hakan'dı, Kaan'dı, Mert'ti, Mustafa'ydı, Mesut'tu, ismini hatırlamadıklarımdı. (bazıları sadece platonikti ve ya düşünseldi ama sabıkalı mıyım? evet.) Birisiyle ilk kez öpüştüm, diğeriyle ilk kez seviştim, bir diğerine karşı ilk kez sorumluluk hissettim, başkasına o kadar aşık oldum ki; dilimin ayarı kaçtı. Bazılarına karşı hep anlayışlı oldum ama hiçbirine gerçek beni GÖSTEREMEDİM. Şimdi hepsi ben oldum. Hepsini hayatıma almaya çalıştım ve hepsi üzerime yapışan ve üzerimden atamadığım yükler oldular. Onca yükle nasıl seveceğim şimdi? Hiç umudum yok... Hastayım. Artık buna inandırıyorum kendimi... Böylesi daha kolay. Onlara sorumluluk yüklemedikçe vicdan da yapmıyorum hem. Zaten çoğunu pek hatırlamıyorum artık ama bazıları feci halde kanıyor hala içimde... Onur'umu ayaklar altına aldığım, millete rezil olduğum Onur hala acıtıyor beni; Yusuf yüzlü güzelliğime çirkinlik olarak baktığım Yusuf kanatıyor beni, yarası çok taze çünkü. Ergenliğimi panik-atak krizleriyle cehenneme çevirip, muratlarımdan vazgeçtiğim Murat ise kronik baş ağrım rüyalarımda... Yalçın ise tam bir baş belasıydı. Beni istemek ile istememek arasında gidip geldi sürekli. Oysa çok istemiştim ben onu. Neyse yaaa. İyileri yok muydu peki? Ahmet Ömer bana klasik müziği sevdiren adamdı. Harika piyano çalardı. İnce beyaz parmaklarının piyanonun üzerinden akarken görebiliyorum hala hafızamda. Hala görüyorum onu yaşadığım şehirde. İyi hissettiriyor bazen. Erman ile hala arkadaşız. Bazen keşke daha farklı olsaydı her şey diyorum. Kendimi yanındayken güvende hisettiğim tek sevgilimsi dostumsu arkadaşım. Diğerleri de... Öyle işte...

   En çok da beni tanıdıklarına inandığım, yıllardır tanıdığım dostlarım kanatıyorlar beni. Etrafımda çok fazla insan varmış, onlara ihtiyacım yokmuş. Oysa kalbime yeni insanları buyur edemiyorum ben artık... Hem neden bu kadar kırılganım Tanrım?

   Tanrım! Eğer varsan; sana en çok ihtiyaç duyduğum bir zamandayım. En çok kendime, ardından da diğer insanlara olan güvenimi yitirdim. Savunmasız bir bebek gibi hissediyorum kendimi. Sanki üzerime basarak ezecek beni dünya kalabalığı. Evden çıkmaya, telefonları açmaya, insanlarla konuşmaya korkuyorum. Tanrım! Ölmek istiyorum. Dindir acımı... Ama annemle babam ölsün önce. Onlar ölmeden ölemem... Sanırım beni intihardan uzak tutan yegane varlıklar onlar...

   Sevdiğimizden emin olabiliyoruz ama sevildiğimize dair inanca sahip olmak... O zor... Eksiğim bir çok yerde, en çok da kendi içimde... Eksiğim Tanrım! Tamamlayamayacağım... Pes ettim...

KUĞUYMUŞUM BEN, KANADI KIRIK.
İYİLEŞTİR BENİ, KENDİNİ BIRAKIP.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder