26 Ağustos 2011 Cuma

PHOENIX


   Bu aralar kendimden fazlaca nefret ediyorum. O da değil; sadece ve sadece kendimle kalıp, kendim hakkında düşünüyorum. Sanki çevremde hiç kimse yokmuş, hiç kimse bana değer vermiyormuş, hiç kimse bu hallerime üzülmüyormuş gibi... Ailem... Ailem çok üzülüyor mesela... Atlayıp geldiler bu akşam yanıma. Sesim çok kötü geliyormuş telefonda. Oysa ben onlarla tek bir kelam bile etmedim. Hemen odama çekildim akşam yemeğinin ardından. Yoksa iftar mı demeliydim? Ama konuşamıyorum. Dinlemek de istemiyorum. Sadece düşünmek istiyorum, aklımı yitirene dek düşünmek...

   Üzerime yapışmış iğrenç bir bencillik tortusuyla kaplıyım şimdi. Tortunun üzerinde de kendine acıma şerbetleri... Bu şerbetlerin tadı güzelmiş gibi geliyor. Onları tattıkça daha da hissizleşiyor, daha da uyuşuklaşıyorum.

   Geçmişimin hiç bir anlamı yok. Beni ben yapan onca şeye karşı saygımı yitirmiş, esrik ve yapay bir alaycılıkla reddediyorum onları. Kaçmak... En büyük yanılgım. Şimdilerde o yanılgım kocaman bir alışkanlık halini aldı... Atsan atılmaz, satsan satılmaz... Yann Tiersen ezgileri kulağıma dolarken hissettiğim tek şey, içimde hapsolduğum kendine acıma zehrinden aldığım kekremsi zevk... Kendime sebepli-sebepsiz acı çektirmeyi seviyorum bu aralar... En büyük favorim hatta...

   Aşk acısı, yıkılan ve fazlaca abartılmış hayallerim, gerçek dünyayı algılayamamam ve onun içinde yaşamayı bir türlü beceremememe sebep olan algılarım... Algılarım zorluyorlar yaşama sevincimi. Ciğerlerime dolan havadan bile rahatsızım tam şu an. Annem sarılacak oldu. İki elimle nazikçe ittim onu ama canı acıdı, biliyorum. Dokunursa zehrim ona da bulaşacak ama. Zehrim vücudumda kayıtlı olan genetik şifrem. Genetik şifrem bir şekilde başkalarına da bulaşmayı çözmüş, güzel bir mutasyon geçirmiş. Ondan herkesi korumalıyım. Kendimle kalmalıyım...

   Mani-depresyon, mani-depresyon... Erkil histeri krizleri... İçinde bulunduğum hayattan zevk almayı becerememe halleri. Oysa mutlu olacak ne kadar çok şey var değil mi? (burada gülüyorum) Klişe sözler de güdülemiyor beni. İç motivasyonum sıfırın altında; hem de fahrenayt olarak...

   Roman okuyorum, tiksiniyorum. Müzik dinliyorum, tiksiniyorum. Yüksek lisansı düşünüyorum, tiksiniyorum. Hayal kuracak oluyorum, böğüre böğüre kusasım geliyor. En ateşli sevişmelerimi düşünüyorum, diyaframımda yekpare bir kaya parçası. Hissettiğim en saf duygumu hatırlamaya çalışıyorum, yediğim haltlar geliyor aklıma. Sahi, neden yemiştim ben o haltları? Nefretimden. Nefretime bu kadar mı yenikmişim? Evet. Yenikmişim.

   Bir şeylere tutunmalıyım ama bu sefer sadece ŞEYlere, birisine ya da birisinin hayaline değil. Eğer tutunduğunuz bir insan ise sonu her zaman hüsran oluyor. Kocaman bir hayal kırıklığı... Akordu kaçmış bir piyanonun ortam akustiğini bozması gibi dengeniz kayıveriyor. Oysa akordu iyi bir piyano keman ile de birleşirse sizi en dingin hülyaların kucağına bırakıverir. Ne büyük tezat öyle değil mi? Duygularımı bile akordlar, nüanslar, dengeler, tamponlar belirliyor. Ah! Dengenin dayanılmaz hafifliği... Neredesin? 

   Tüm değer yargılarım alaşağı oldu. Kendi yıkıntılarımın arasında dolaşıyorum. Bir anka kuşu masalına inanasım geliyor. Yani öyle yapmalıyım. Peki ya küllerim? Neredeler? Tanrım! Ganj Nehri onları hızla sürüklüyor alüvyonlarının arasına. Hızlı davranmalıyım. Yoksa küllerimden doğamayacağım. Sahi, kaç kez doğar insan küllerinden? Paradoksa gel Phoenix!

   Biliyorum. Ben umutusuz bir vak'ayım ve böyle düşünmek beni düşünsel orgazmlara itiyor. Size bir sır vereyim mi : Ben aşkın a'sından anlamıyorum arkadaş. Bir sır daha vereyim mi : Hayatı tam anında yaşayamam ben. Aklımın zincirleri geçmişe dair pişmanlıklarımda ve geleceğe dair kaygılarımda. Bu durumda sağlıklı insan ilişkileri kurmam da imkansız. O zaman hadi bir zahmet patlayıver altıpatlar!

   

   

   

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder